24 Nisan tutuklamaları, "Tehcir" yasası ve gizlenen gerçekler

Tam da bu esnada, Boğaz Deniz Savaşı'nı kaybeden İtilaf Devletleri donanması çekilmiş, yerine İtilaf Devletleri orduları Gelibolu'ya çıkartma yapmışlardır. Hedef İstanbul'dur. Aynı anda İstanbul'da büyük bir isyan çıkaracakları istihbaratı alınan Ermeni ileri gelenleri, işte bu nedenle alelacele tutuklanmışlardır. Bu tutuklamalara rağmen olayların yatışmayıp, üstelik daha da artması üzerine Hükümet, 27 Mayıs 1915 günü, zorunlu olarak bazı bölgelerdeki bazı  Ermenileri  Tehcire, “zorunlu göç”e tabi tutmak ve yerlerini değiştirmek kararını almıştır. Böylece “Sevk ve İskân Yasası” yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı zorunlu olarak çıkarılmıştır.


Bu karar İstanbul'da alınırken acaba ülkenin diğer bölgelerinde neler yaşanıyordu?

Osmanlı Devleti o günlerde, Türkiye’nin Batı ucunda dünyanın en büyük deniz gücüne ve kara ordusuna karşı Çanakkale’de var olma, olmama savaşı veriyordu. Daha birkaç ay önce de Kafkas Cephesi’nde 3. Ordu, Sarıkamış’ta tam bir felaket yaşamıştı. Öte yandan bütün doğuda Ermeniler isyan etmişler, dört koldan saldırıya geçmişler, ordunun artçı birliklerini vuruyor, cephanelikleri havaya uçuruyor, askerin ikmal yollarını, telgraf tellerini kesiyor, ordudan firar eden Ermeniler gruplar halinde çetelere katılıyor ve korumasız savunmasız köyleri basıyor, katliam yapıyordu. 3. Ordu’nun geri çekilme hatları çevrilmiş, manevra alanı daraltılmış, ordu riske girmişti. Cephedeki subaylar bölgedeki sivil nüfusun bölgeden uzaklaştırılmalarını ısrarla talep eder hale gelmişlerdi.

Son olarak Van’ın içerden vurularak Ruslara teslim edilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Başkomutan Vekili Enver Paşa Talat Paşa’ya sınır boyundaki illerde yaşayan Ermenilerin sınırın öte tarafına, Erivan’a doğru sürülmesini önerdi. Talat Paşa, bu sivil halkın o takdirde  iki ateş arasında kalabileceğini, bunun doğru olmayacağını, bu halkı en iyisi henüz savaş olmayan bir bölgeye taşımanın daha doğru olacağına karar verdi. O tarihte Meclis kapalı olduğu için Hükümet geçici bir kanunla, Doğu Anadolu bölgesinde yaşayan Ermenilerden Katolik ve Protestan olanların dışındakileri, yani yalnız Gregoryen Ortodoks olan Ermeniler’in Suriye’de Der Zor bölgesine, Halep ve çevresine, Lübnan’a Beyrut’a  iskân edilmesine karar verdi.

Bu kararın uygulanmasına engel olmak için, Batı Anadolu’da da isyan çıkaran Ermeniler aynı şekilde ve daha ziyade Anadolu’da yeniden iskâna tâbi tutuldular ve değişik kentlere gönderildiler. Buna karşılık olaylara karışmayanlara ve belli meslek grubunda olanlara dokunulmadı. Örneğin İstanbul’dan, Bursa’dan, İzmir’den tehcir olmadı. 1917 yılında tehcir, “ne sebeple olursa olsun”, durduruldu. Bir sene sonra, 31 Aralık 1918’de  ise bu kez “Geri Dön” kararnamesi çıkarılarak,  gönderilenlerin şimdi istedikleri yere geri dönebilecekleri bildirildi.

Hükümet Tehcir kararının en uygun şekilde gerçekleşmesi için çeşitli kararlar almış, göç edenlere bir saldırı olmaması ve göçmenlerin can güvenliğinin sağlanması için, çeşitli tedbirlere başvurmuştur. Kafilelere içinde bulunulan şartların elverdiği oranda jandarma gücü refakat etmiştir. Göç yolları güzergâhı boyunca dört ayrı yere hastaneler, yetimhaneler kurulmuştur. Göçenlere günlük harcırah ödenmiş, göç esnasında Ermenilere bakan Müslüman ailelere ödemeler yapılmıştır. Göç esnasında suiistimal yapan veya ihmali görülen görevliler en ağır şekilde cezalandırılmış, bir çok kişi idam edilmiştir. . Ama her şeye rağmen, içinde bulunulan yol ve iklim şartları, o dönemde hüküm süren ve asker arasında da büyük kayıplara yol açan tifüs, sıtma ve kolera salgınları, savaş koşulları, genel olarak var olan açlık ve kıtlık koşulları kayıpların artmasına yol açmıştır.

Atatürk Tehciri Nasıl Değerlendirmişti?

Philadelphia’da çıkan Public Ledger gazetesinden Clarence K. Steight, Şubat 1921’de TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya yazılı olarak sorular yöneltmişti. Bunlar arasında ilginç olan bir tanesinde şöyle deniyordu:

“Harb-i Umumi esnasında ika edildiği mütemadiyen ağızlarda dolaşan Ermeni taktîl ve tehciri hakkında Hükümetinizin resmî nokta-i nazarı nedir?”

Atatürk, tehcirle ilgili bu soruya, yazılı olarak şu yanıtı vermiştir:

Düşmanca ithamda bulunanların sürdürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şuna inhisar etmektedir:

Rus Ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada, o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Ermeni Komitesi, askerî birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için, kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız şekilde katlediliyor, gerilerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm  sürdürülüyordu.

Bu cinayetleri işleyen ve saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından beri kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan bilistifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinden yapıyorlardı.

 İngiltere’nin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.

Bize karşı yapılmış olan  iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi, evlerine dönmüş olurlardı.”[1]    

 

Soykırım Nedir?

Acaba, Osmanlı Hükümeti'nin almış olduğu bu "Yeniden yerleştirme - Relocation" kararı bir, soykırım suçu oluşturur mu? 

Soykırımı bir suç olarak tanımlayan hukuksal görüş, kaynağını 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nden almaktadır. İnsanlık bir 2. Dünya Savaşı’na tanık olmuş ve bu esnada da Nazi Almanyası’nın Yahudilere karşı yürüttüğü soykırım politikasının insanlık dışı görüntülerinin bir daha yaşanmamasını sağlamak için bu Sözleşme hazırlanmıştır.

 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin 2. Maddesi soykırımın tanımını şöyle vermektedir:

Madde 2: Bu sözleşmeye göre soykırım, bir millî, etnik, ırkî veya dinî gruba, grup niteliğiyle, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla, aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesidir 

  • Grubun mensuplarını katletmek,

  • Grubun mensuplarına ciddî bedensel ve psikolojik zarar vermek,

  • Grubun maddî varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak,

  • Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler dayatmak,

  • Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek.

Bu tanım, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran  1998 Roma Sözleşmesiyle de olduğu gibi kabul edilmiştir.

Ceza Hukuku açısından bakıldığında Soykırım Suçu’nun maddî (objektif-actus reus) ve zihnî (subjektif-mens rea) unsur olmak üzere iki bileşeni olduğu görülmektedir. Bunlardan biri eksikse, suçun unsurları oluşmamış olacağından, suçun varlığından da bahsetmek mümkün olmaz. Sözleşme “…yok etmek kastıyla…”demekle zihnîunsura   açıkça işaret etmekte ve sonra da bu amaçla işlenen suç fillerini de maddî unsur olarak saymaktadır.

Tehcir Kararı Bir Soykırım Suçu Oluşturur mu?

Türklerin bu konuda bir soykırım suçu işlediğini iddia edenlerin, Türklerin Ermenileri toplu olarak “yok etmek kastıyla” toplu sürgüne gönderdiklerini kanıtlaması gerekmektedir. Yoksa tek başına “sürgüne gönderme” eylemi soykırım sayılmamaktadır. Kaldı ki Tehcir olayı “zorunlu göçtür”, sürgün değildir. Sürgün (deportation) “ülke dışına göç” anlamına gelmektedir oysa tehcir, bir grubun ülkenin bir bölgesinden gene ülke içinde bir başka bölgesine yerleştirilmesi  (resettlement) yahut grubun yerinin değiştirilmesi (relocation) anlamına gelmektedir.  Bu anlamda zorunlu göç, ister ülke içine olsun ister ülke dışına olsun, grubu yok etmeye yönelmedikçe soy kırım olarak tanımlanamaz. 1. Dünya Savaşı’nın ardından nüfus mübadeleleri (örneğin Türkiye-Yunanistan arasında) yapıldığı gibi, 1945 Potsdam Protokolü uyarınca  15 milyon gibi büyük bir Alman nüfus da  Polonya’dan Almanya’ya nakledilmiştir. Yani tehcir, diğer ülkelerde de olmuştur ve olmaktadır.  Uluslararası hukukta bu tür nüfus hareketlerini yasaklayan hiçbir hüküm yoktur. Ülke içindeki yerleştirmeler ise tamamen iç hukuk konusudur. Bu anlamda, “Ermeni Tehciri” hukuka aykırı bir işlem olarak nitelendirilememektedir.

Bütün bunlar bir yana, olayların cereyan ettiği dönemde yani 1915’lerde “soykırım” olarak tanımlanan bir suç yoktur. “Kanunsuz suç olmaz” kuralı ise hukukun temelidir ve Roma Hukuğu’ndan gelen bir temel esastır. Dolayısıyla 1948’de tanımı yapılan yani kanunlaşan  bir suç 1915’lerdeki bir eyleme uygulanamaz. Bu da bir diğer hukuk kuralıdır ve ifadesini “kanunlar geriye yürümezler” (kanunlar makable şamil olmaz) şeklinde bulur. O nedenle zaten Türklerin 1915 olayları nedeniyle soykırım suçuyla suçlanması hukuk dışıdır. Buna rağmen Türkiye bu hukuk kuralına sığınmamakta, soykırım suçu 1915’lerde olsaydı bile, hükümetin aldığı “tehcir” kararının bir soyu kırmak amacını gütmediğini binlerce  arşiv belgeleriyle kanıtlamaktadır.

Kaldı ki Avrupa Adalet Divanı 29 Ekim 2004 tarihinde aldığı bir kararla  Marsilya’daki bir Ermeni Derneği’nin bu konuda Türkleri suçlamak üzere  açtığı bir  davayı reddetmiş, Ermenilerin ortaya attıkları “soykırım” iddialarının hiçbir “hukuki” dayanağı olmadığını, Avrupa Parlamentosu’nun 1987 yılında aldığı ve “…Türkiye soykırımı tanımadığı takdirde Avrupa Birliği’ne giremez” yolundaki kararın da siyasi bir karar olduğunu, hukuki bir temele dayanmadığını, bir fiilin soykırım olup olmadığının hukuki bir konu olduğunu  ve ancak buna bir mahkemenin karar verebileceğini, oysa bugüne kadar dünyada hiçbir mahkemenin Türkiye aleyhine böyle bir karar vermemiş olduğunu,  Avrupa Parlamentosunun da diğer parlamentoların da bir yargı organı olmadıklarını, siyasî bir organ olduklarını, siyasetin durumuna göre bugünden yarına birbirine taban tabana zıt kararlar alabileceklerini[2]  ifadeyle davanın reddine karar vermiştir. Bu sonuç da Ermenilerin hâlâ ne boş hayaller peşinde koştuklarını göstermektedir.

Tehcir Kararı Neden Soykırım Amacı Taşıyor Olamaz?

Ermeniler hükümetin aldığı bu Zorunlu Göç kararının aslında Ermenilere yönelik bir  “soykırım” kararı  olduğunu ilk günden itibaren iddia etmekte ve bu ısrarlarını inatla sürdürmektedirler. Oysa olayların bir soyu kırma amacını taşımadığı son derecede açıktır ve aksini kanıtlayacak tek bir belgeye, sahte oldukları kanıtlanmış olanlar hariç, bu güne kadar  rastlanmamıştır.

Tehcir kararının böyle bir gizli amacının olamayacağı konusunda şunlar söylenebilir:

1. Eğer maksat iddia edildiği gibi Ermenilerin soyunu kırmak olsaydı, o zaman Katolik ve Protestan olanların da ülkede bırakılmalarına izin verilmezdi, onlar da gönderilirdi. Oysa 1.300.000 dolayında olduğu değişik yabancı kaynaklarca da doğrulanan Ermeni nüfusunun yaklaşık yarısı göçe tabi tutulmuş, diğer yarısına dokunulmamıştır. Böyle soykırım olmaz. Hitler sadece Almanya’daki Yahudileri değil, işgal ettiği Polonya, Çekoslovakya gibi ülkelerdeki Yahudileri de toplatıp gaz odalarında imha etmiştir çünkü Hitler’in,  nerede yaşıyor olursa olsun tüm Yahudilerin soyunu kırmak gibi bir hedefi vardır. Oysa Osmanlı Devleti’nin böyle bir hedefi veya amacı yoktur. O yüzden örneğin İstanbul’a hiç dokunulmamıştır çünkü İstanbul Ermenileri Türkler veya Türkiye aleyhine hiçbir eyleme katılmamışlar dolayısıyla da İstanbul’dan kimse göçe zorlanmamıştır.

2. Devlet Ermenileri yok etmek gibi bir karar almış olsaydı onları göç ettirmeye ne gerek var, bulundukları yerlerde kolayca öldürebilirdi. Üstelik savaş ortamıydı. “…Savaşın doğal koşullarında ölmüşler…” görüntüsünü vermek de zor olmazdı. Ermenileri  yok etmeyi kararlaştırmışsa neden Kars’taki Ermeni’yi Halep’e taşıma zahmetine ve külfetine katlansın da yolda öldürmeyi planlasın ki?  Bu sorunun mantıklı bir yanıtı yoktur. 

3. ”American Middle East Relief Society” gibi bazı Amerikan Yardım Dernekleri ve misyonerleri göç esnasında göçmenlerle beraber olmak için Hükümet’ten izin istemişler  ve bu istek derhal kabul edilmiştir.  Yolda katliam yapmaya kararlı bir hükümet böyle bir talebi olumlu karşılar mı? Dolayısıyla göç, Amerikalı misyonerlerin gözetiminde ve bir çeşit denetiminde olmuştur. Bu misyonerlerin Amerika’ya ve İngiltere’ye gönderdikleri raporlar arasında Türk Hükümetini suçlayabilecek tek bir belge yoktur.

4. Savaş hali nedeniyle diplomatik ilişkiler kesilmiş olduğu için İngiltere konsolosluklarını ve Büyükelçiliği kapatmıştır ama, ABD savaşa girmesine ve Almanya’ya savaş ilan etmesine rağmen Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmediği için, zorunlu göç esnasında Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki bütün ABD Konsoloslukları açıktır. Göç onların da gözetim ve denetimi altında olduğu gibi, bu konu resmen duyurulduğu için bütün dünyanın da gözü kulağı bu bölge üzerinde olmuştur. Ama bütün bunlara ve ortada Osmanlı Devleti’ni suçlayan pek çok uydurma belge ve propaganda dolaşıyor, kitaplar yazılıyor olmasına rağmen, konu yargıya intikal ettiğinde tek bir hukuken kabul edilebilir belge ortaya konamamıştır. Demek ki o günden bugüne kadar hâlâ tekrarlanan o iddialar ve güya belgeler o gün de kabul görmemiş, Lozan’da da haklı olarak reddedilmiş, bugün de kabul edilmemektedir.   

5. Bazı misyonerlerin yalan veya sahte olduğu sonradan kanıtlanmış mektup veya belgeleriyle, İngiltere’nin Türkler aleyhine bir hava yaratmak için ve propaganda maksadıyla yazdırdığı “Mavi Kitap” ve benzeri kitapların sahte ve uydurma olduğu sonradan kanıtlanmıştır. Bu nedenle, İngiltere Dışişleri Bakanlığı tarafından 1916 yılında yazdırılan bu uydurma kitabı 1921’de toplanan İngiliz Harp Divanı bile dikkate  almamış, o yargıçlar, hukuğa sadık kalmayı yeğlemişlerdir. Bu yüzden de “zanlı” konumundaki Türk  Malta Tutukluları’nın tamamı bu mahkeme tarafından serbest bırakılmıştır. Propaganda kitabı olan Mavi Kitap’ın gerçek olduğuna bu mahkeme inansaydı, tüm görevliler hazır tutukluydular, hepsi cezalandırılırdı. Oysa bu yola gidilmedi.

6. ABD’nin İstanbul Büyükelçisi Morgentau Hükümete başvurarak 500.000 Ermeni’yi Amerika Birleşik Devletleri’ne göndermek istediğini, buna izin verilmesini istemişti. Talat Paşa’nın bu talebe  yanıtı olumlu olmuştu ama sözünde duramayan Morgentau olmuştu çünkü ABD Senatosu bu öneriyi reddetmişti. Bu örnek de Osmanlı Hükümeti’nin bir soykırım peşinde olmadığını göstermektedir.

7. Ermeni Bogos Nubar Paşa Sevr’e gönderdiği telgrafta 500.000 Ermeni’nin Halep’e gelip yerleştiğini bizzat kendisi bildirmiştir. Göçe tâbi tutulanların toplam sayısının 700.000 dolayında olduğu dikkate alınırsa, Halep dışındaki yerlere gidenler, Der Zor, Beyrut, Kıbrıs, ABD, Fransa ve özellikle Rusya’ya kaçanlar ile bir yıl sonra tekrar Türkiye’ye dönenler dikkate alınırsa, kayıpların abartıldığı gibi olmadığı kolayca anlaşılır. Hükümet olarak bu kayıplardan Osmanlı Devleti’ni sorumlu tutmak da olanak dışıdır.

8. Esasen benzer iddialar Lozan Konferansı esnasında da dile getirilmiş ama Baş Delege İsmet Paşa tüm iddiaları kanıtlarıyla çürütmüştür. Çürütmüş olamasaydı, kuşkusuz Lozan bugünkü şekliyle imzalanamaz, mutlaka Anadolu toprakları üzerinde Ermenistan’a bir yurt verilmek zorunda kalınırdı.

9. Öte yandan, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan hemen sonra ülke baştan aşağı İtilaf Devletleri’nin işgaline uğramıştır. Artık tüm arşivler, işgalcilerin elindedir. Yakılmış yıkılmış köyler bile ortadadır. İngilizler Osmanlı Hükümeti’nin de yardımıyla, Doğu’da  görev yapmış ne kadar vali, kaymakam, mutasarrıf, komutan, idareci varsa tutuklamış ve 147 tanesini yargılanmak üzere Malta’ya sürmüştür. Londra’da kurulmuş bulunan bir Harp Divanı   da yıllarca bu sanıklar aleyhine bir kanıt bulmaya çalışmış, 3  yıl süren soruşturma sonunda bu konuda Türkleri suçlayabilecek tek bir kanıta, hatta ABD arşivlerinde bile ulaşılamadığını gören İngiliz Harp Divanı, Malta’da tutuklu bulunan tüm zanlıları serbest bırakmıştır.

Bu kararı veren yargıçlar, elbette göç esnasında pek çok masum insanın ölmüş olduğunu biliyorlardı. Ama bu ölümlerden Osmanlı Hükümeti’ni veya söz konusu Malta Sürgünleri’ni sorumlu tutmadılar. Bu mahkeme kararı da Ermenilerin bu konulardaki günümüzde de süren  iddialarının ne kadar mesnetsiz olduğunu açıklamaya yetmektedir.

10. Sultan Vahdettin İspanya, İsviçre, Hollanda, Norveç, Danimarka gibi 1. Dünya Savaşı’na girmeyen 5 tarafsız ülkeye resmen başvurarak, masrafları ve maaşları Osmanlı Devleti tarafından karşılanmak üzere, her birinden 2’şer yargıç talep etmiş, böylece kurulacak uluslararası bir mahkemenin bu soykırım iddialarını soruşturmasını istemiştir. Bu teşebbüse İngiltere engel olmuştur. Eğer bu mahkeme kurulabilse ve yargılamalar yapılabilseydi, olayların arkasındaki gizli oyunlar bu bağımsız ve tarafsız yargıçlar sayesinde ortaya konabilirdi. Böyle bir sonucun elde edilebileceğini anlayan İngiltere, bu teşebbüsü engellemiştir. Soykırım planlayan bir ülkenin devlet başkanı, böyle uluslararası bir mahkeme kurulmasına önayak olur mu?

Ermeniler “Tehcir” (Zorunlu Göç) olayından 28 sene önce 1887’de kurdukları Hınçak Partisi’nin kuruluş tüzüğünde açıkça neler yapacaklarını yazmışlardır. Buradan anlaşılacağı gibi nihaî hedef ihtilaldir ve Osmanlı Devleti’nin doğusunda bağımsız bir devlet kurmaktır. Bunu yapmak için silaha başvurulacak ve sivil Müslüman halkı yerlerinden korkutup kaçırmak için katliam yapılacaktır. Zira, bölgedeki Ermeni nüfusu  Müslümanlara nazaran çok az olduğu için Ermenilerin  başka türlü o topraklara yerleşme şansı yoktur. Üç sene sonra kurdukları Taşnak Partisi’nin de tüzüğü (1890) aynı mahiyettedir. Böylece 1915’te Osmanlı Hükümeti’nin Ermenilerin bir kısmını Doğu Anadolu’daki bulundukları yerden, gene ülke sınırları içinde fakat henüz savaşın sıçramadığı , böylece Türk Askeri için tehlikeli olamayacakları bölgelere taşıma ve oralara yerleştirme kararını bir “soykırım” olarak dünya kamuoyuna sunarlarken, “… bunu iktidardaki aşırı Türkçü İttihat Terakki Partisi’nin yöneticileri  Enver, Talat, Cemal Paşalar ve arkadaşları yaptılar. Amaçları yalnız Türklerden oluşan bir Anadolu yaratmaktı, o yüzden Ermenileri temizleme yoluna gittiler, tehcir kısaca  budur…” diyerek propaganda yaparlar. Oysa tarihî gerçekler bunu yalanlamaktadır.

Gerçekten de, örneğin ihtilalci birer parti olarak kurulan ve Anadolu toprakları üzerinde bağımsız bir Ermenistan kurmak için sonuna kadar savaşacağını, amaca ulaşmak için ise başvurulacak yöntemin terör olacağını  açıkça kuruluş tüzüğünde ilan eden Hınçak Partisi 1887’de Cenevre’de kurulduğu zaman, Talat Paşa henüz 13 yaşında bir çocuk, Cemal Paşa ise 15 yaşında bir gençtir. Muhtemelen  her ikisinin de yaklaşan tehlikeden haberleri bile yoktur.

Mutlak görülen odur ki, İttihat Terakki Partisi daha kurulmamışken, yani  yokken, bu ülkede çok ciddi bir Ermeni Sorunu vardır. İttihat Terakki’nin sonradan yöneticisi olacak olanların bir kısmı daha dünyada bile değilken, kimi yöneticileri ise  birer çocukken, Ermeni isyanları tüm ülkeyi sarmıştır ve devletin güvenliğini ve bütünlüğünü ciddi şekilde tehdit etmektedir. Anlaşılan odur ki, 1915 yılında  bir  zorunlu göç olayı yaşanmasaydı bile, Osmanlı Devleti benzeri bir kararı almak zorunda kalacaktı, zira Ermeniler Osmanlı Devleti’ni zecri tedbirler almak yolunda sürekli zorlamaktaydılar. 35 senedir süren ve tüm Anadolu’yu kana bulayan isyanlar bunun kanıtıdır ve esasen buraya kadar anlatılanlar birer tarihi gerçek olarak ortadadır ve bu konuda bir itiraz da yoktur.

Yaşamakta oldukları ülkelerde asimile olmamak, ulusal benliklerini muhafaza edebilmek için, yapay bir "Türk düşmanlığı" etrafında birleşmeyi adeta ebedi bir çıkış yolu olarak gören Ermenistan, bütün bu tarihî gerçekler karşısında, bu düşmanlığı sürdürmenin değil, Türkiye ile dost olmanın, bütün bu acılara sebep olan emperyalizmin karşısına, birlikte çıkmanın yolunu aramalıdır. Bundan en çok fayda sağlayacak olan, kuşkusuz, Ermeni halkı olacaktır. Türk halkı bu kucaklaşmaya hazırdır. 


 [1] Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Milli Mücadele Dönemi’ne Ait 100 Belge), 1919-1923, cilt 1, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1981, s.272-273, Belge 45.

 [2] Avrupa Adalet Divanı’nın bu kararının orijinal metni için bkz. www.orhancekic.com